Ana Sayfa  /  Makaleleri  /  Yorgun Doğduk, Dinlenmek İçin Yaşıyoruz.
  • Facebook da Paylaş
  • 07-06-2013
  • 3 yorum
  • 2239 okunma
Yorgun Doğduk, Dinlenmek İçin Yaşıyoruz.

Meydan da parkta otururduk.

Her gün onlarca devrim yapıp yüzlerce çay parası ödediğimiz günlerdi.

Ayetler hadisler havalarda uçuyordu.

Sen onu dedin alsana Maide 44, sen şunu dedin alsan bir hadis… Ezberlediğimiz tüm ayetler ve hadisler tartışma mekanizmalarımızın gelişmesi yönünde, bizi destekler mahiyetteydi. Herhangi bir konuşmaya dahil olabilmek ve birkaç kelam edebilmek için; şunu okudun mu? Bunu okudun mu? Türünden en az üç soruya evet diyebilme şartı vardı. Her gün aynı şeyleri farklı kişilerle hiç sıkılmadan tartışırdık. Karşımızda ki ya bizim gibi düşünecek ya da susacaktı.

Adam kazanmak demek kendimiz gibi düşünür hale getirmek demekti çünkü. O zaman şartlar ve düşünce dünyası çok farklıydı. Bugün yapmaya çalıştığım eleştirel bakışın hayali bile mümkün değildi o zamanlar.

                 Günlerden bir gün bir arkadaşla Erzurum’dan Trabzon a geliyoruz. Hava çok soğuk, kar, tipi, buz… Gümüşhane de namaz için mola verdik. Abdest alırken nerdeyse ayakkabının üzerinden mesh yapabiliriz fetvasını vermek üzereydik. Abdestleri aldık (ayaklarımızı yıkayarak) buz kalıbı olmak üzereyken caminin içerisine girdik. Arkadaşa geç kıldır namazı dedim. Ben kamet getirmeye başladım arkadaş döndü hangi vakti kılacağız kardeş dedi. İkimizde saate baktık ikindi ezanı okunalı 20 dakika olmuştu ama biz öğleyi kılmamıştık. Niyetlendik iki namazı cem etmeye başladık öğlen namazına. Arkadaş zammin sureleri kısa kısa okuyor, secdeye gidince secdeden kalkmıyordu. Yirmi beş otuz tekrar yapmama rağmen biraz da bekliyorum sonra kalkıyoruz. Derken ikinci rekâtta olayı çözmüştüm ben. Cami yerden ısıtmalı olduğu için vücudumuzun en fazla yeri secde de yere değdiğinden arkadaş sıcaklığı iyice hissedene kadar secdede duruyordu. Seferi olmamıza rağmen öğle ve ikindi namazlarını kılmamız yaklaşık bir saat sürdü. Namaz bittikten sonra arkadaş bana döndü ve hiç bu kadar huşu ile namaz kılmamıştım dedi. Hafif tebessüm ettim, daha önce hiç secdede uyumamıştım dedim.

Bir sürü anlamsız tartışmaların içinde derinlemesine dalışlar yapmamıza rağmen sağlam temeller atmışız o günlerde. Birbirinin aynısı şeyleri anlatan yüzlerce kitap okumamızın bize sağladığı en büyük fayda okuma alışkanlığını sindire sindire kazanmış olmaktı. Yöntem ve algıda ki sorunlarımız zamanın önümüze koyduğu şartlarla yeniden şekillenecek, temeli sağlam olan binalarımızda küçük dekorasyonlar yapmak gerekecekti. Ama bu eksikliği anlayabilmek giderebilmekten çok daha büyük bir erdemdi aslında.

                      Bir gün caminin birine bir imam gelmiş. Okumuş sabah ezanını bakmış kimse gelmiyor camiye. Öğle ezanını okumuş yine gelen yok. İkindi, akşam, yatsı derken camiye gün boyu kimse gelmemiş. İmam şaşırmış ben nasıl bir köye geldim acaba demiş. Derken imam esnafla sohbet etmeye, köyün içinde dolaşmaya başlamış. Köylünün en büyük derdi ayakkabıları çıkartıp camiye girmekmiş. Hocanın canına tak etmiş bu durum, bir akşam ezanı öncesi hoparlörden; sevgili köy halkı, yarın Cuma namazı itibariyle camiye ayakkabılı giriş çıkış başlamıştır haberiniz ola diye bir anons yapmış. İmam Cuma günü selayı okumuş. Bakmış köylü camiye geliyor. İmam ezanı okumuş bir bakmış ki cami tıklım tıklım. Köylü ayakkabılarıyla caminin içine giriyor, imam duruma bozuluyor ama yapacak bir şey yok. Derken ikindi, akşam, yatsı… İmam bu uygulamasıyla köylünün camiye gelmiş olmasından son derece memnun oluyor. Bu durum aylarca devam ediyor derken İmamın tayini çıkıyor ve köyden ayrılıyor. Yerine gelen İmam ilk ezanını okuyor bir bakıyor ki köylü ayakkabılarıyla caminin içine girmiş. Yeni İmamın şalterler atıyor. Basıyor fırçayı cemaate. Cemaatten biri çıkıp imama ne kızıyorsun kardeş senden önceki imamın uygulaması bu diyor. Yeni İmam öfkeyle eski imamın telefonuna ulaşıyor ve nedir bu durum kardeş diyor. Eski imam, kardeş ben o köye geldiğimde camiye kimse gelmiyordu. Ben o köylüyü ayakkabılarıyla da olsa camiye soktum. Azcık İmamlık varsa sende sen de ayakkabılarını çıkarttır diyor. Bu küçük hikâye de sorunun çözümü için İmamın uyguladığı yöntem hep ilgimi çekmiştir. Bir problemi anlayabilmek problemin çözümünden daha çok bilgi gerektiriyordu aslında. Çünkü çözüm için gerekli olan şey yöntemdi.

 Hayatlarımızda ki bütün değişiklikler zihinlerimizde ki bir soru işaretiyle başlar. Her şey zihinlerimizin o soru işaretini oluşturacak olgunluğa ulaşmasıyla alakalıdır aslında. Yanlış yerde olduğunun farkında olmayan birine doğru yeri anlatmanın anlamsızlığını anlayabilmek için doğru yerden bakmak gerekiyordur olaylara. Ne hikmetse bu gibi durumlarda hep zor olan yöntem tercih edilir. Doğru yer anlatılmaya çalışılır. Hâlbuki bulunulan yerin yanlışlığını anlatabilmek kişiye doğruya ulaşması için yol göstermenin birinci kuralıdır. Çünkü kendi sorularını oluşturup bu sorulara cevap üretemeyen hiçbir zihin ikna olmaz. Ve kendisini ikna edememiş bir düşünce yapısı zihninde ki sorularla yüzleşmemek için ya mevcut durumunu korumak adına ilgisizleşir ya da kendisiyle yüzleşmeyeceği bir düşünce yapısına beynini kiralar. Problem üretmek çok kolay olmasına rağmen çözüm üretmek çok zordur. Çünkü problem üretmek bir yöntem gerektirmez. Doğallığı bozulan her şey bir problem haline gelebilir. Ama problem haline gelen her şey bir çözüme muhtaç değildir. Bir arka plana muhtaç olan yöntem, çözüm amaçlı bir hal aldığında bugün karşımıza çıkan bütün sorunları daha iyi anlayabiliriz. Ortaya çıkması muhtemel bir durumu değerlendirip henüz olmamış bir olay üzerine çözüm yolları geliştirmek yerine benim acizane görüşüm ortaya çıkması muhtemel durumun ortaya çıkmaması üzerine düşünce jimnastiklerinin yapılması yönündedir.

 Hiçbir toplumda psikologların sayısı psikolojik sorunu olanlardan fazla olmaz. Ya da hiç bir toplumda eğitenler eğitilenlerden fazla olmaz. Bu durumun sosyolojik bir kural haline gelmesinin nedeni, düşünce yapısı bir yöntem üzerine şekillenen insanların daha kolay ve anlaşılır tespitler yapabilmesi, daha sistematik düşünüp olaylara yön verebilmesidir.

Biz okuduk…

Okuduk …

Okuduk….

Neyi ne için okuduğumuzu bilmeden okuduk.

Kitap yüklü eşekler olduk yine okuduk.

Yazarını, yayınevini bilmeden okuduk.

 Hep giriş ve önsöz bölümlerini atlayarak okuduk.

Hayata dair yaptığımız hiçbir okuma hayatı anlayıp algılayabilmek adına yapılmadığı için, küçük meselelere büyük yorumlar yapmaya çalıştık hep.

                Adamın biri eski bir tarihte kasabada caminin şadırvanına girmiş. Bir bakmış ki abdest alan herkes lavabonun karşısında kıçını sallıyor. Adam duruma şaşırmış sormuş vatandaşın birine. Nedir bu durum diye. Köylü kitapta öyle yazıyor demiş. Adam bunun üzerine acaba bu kasaba halkının bilipte benim bilmediğim bir şey mi var diyerek kitabı görmek istemiş. Kasabalı kitabı almış getirmiş adama. Osmanlıca yazılmış olan kitapta abdest alırken yüzük sallanacak yazılmış. Fakat kitap el yazması olduğu için iki nokta ıslakken birleşmiş tek nokta gibi olmuş. Ve yüzük sallanacak büzük sallanacak diye okunmuş bu kasabada. Kasabalıda hiç düşünmeden okuduğunu uygulamaya koymuş.

Bilgi emek ister.

Öğrenmek bunun için zor iştir. Bilgiye ulaşmak için ortaya çıkan ihtiyaç ve bilginin algılanışın da ki bakış açısı, bilginin kendisiyle ilgili bir durumdur. Bir şeyi bilme ihtiyacının ortaya çıkması, ortaya ne şekilde çıktığı yönünde bir öğrenme çabasıyla sonuçlanır. İki kere iki kaç eder sorusuna verilen dört cevabı, sekizin ikiye bölünmesinin sonucu olan dörtle aynı dört değildir mesela. Bir sebep sonuç ilişkisi olmadan ilerde lazım olur diye öğretilen her şeyi bilgi olarak nitelemenin yanlış bir tanımlama olduğu kanaatini taşıyorum. Bunun adı öğreti olabilir. Ama bilgi değildir. Çünkü bilmek cehaletin karşıtıdır. Cahilde bilir. Ama onu cahil eden bilmemesi değildir. Yanlış bilmesi ve yanlış bildiğinin farkında olmamasıdır. Bilgi arayışı bilmediğini bilmekle başlar ve niçin bildiğini bilmekle sonuçlanır.

Biz niçin bilmek gerektiğini bilmeden bilmeye çalışan bir nesildik. Bildiğimizi zannettiğimiz her şey, bilmediklerimizin üstünde kalın bir toz tabakası gibi yıllarca üflenmeyi bekledi. Ve biz üflememiz gerektiğini anladığımız da aslında bilmediğimizin farkına varmıştık. İnsanoğlu bildiğinin farkına vardığın da iki durumla karşı karşıyadır. Ya bilginin bildirilmesi gerekliliği ilkesinden yola çıkarak bir aktarma faaliyeti içine girecektir. Ya da bilmenin verdiği rehavete kapılıp, bilmek için çok fazla emek verdiğinden bencilleşecek ve yorgunluk psikolojisine yenik düşüp hiç bir şey yapmayacaktır.

                      Bilgisayar işiyle uğraşan bir arkadaşımın hanımıyla girdiği psikolojik harbi bu noktada aktarılması gereken bir durum olarak görüyorum. İşini çok iyi bilen ve yapan bu arkadaş akıllı olup hayatın yükünü çekeceğine, hayata yükünü nasıl taşıtabileceği yönünde incelemeler yapar gibi yaşamaya başladığı hayatı, rüzgâr önünde ki bir yaprak gibi değil, istediğinde esen bir rüzgâr gibi yaşamaya başlamıştı. Evinin bir odasını ofis haline getiren arkadaş, bilgisayarla ilgili her işi evinde kendine has bir şekilde hiçbir mesai kuralına riayet etmeden yapıyordu. Memur olan eşi bu durumu çok yadırgıyordu. Çünkü çalışmak demek sabah gidip akşam gelmek, belli bir tarihte belli bir maaş almak, sigortalı olmak gibi şeyler ifade ediyordu onun için. Düzenli çalışmayan, düzenli para kazanamayan arkadaş hanımının bütün eleştiri oklarını üzerine çekse de yaşadığı anlayıştan ödün vermeden devam edip gidiyordu hayatına. Bir gün çay içip yine devrimler yaparken odasının kapısının üzerinde bir resim ilişti gözüme, kalkıp baktım. Bir tavuk resminin altında; yatarak faydalı olabilen tek canlı tavuktur yazıyordu. Durumu bildiğim için çaktırmadan gülümsedim. Arkadaş ne kadar çok çalışırsa çalışsın, ne kadar para kazanırsa kazansın, bir mesai çerçevesinde çalışmayı algılayabilen bir düşünce yapısı için bu durum hiçbir şey ifade etmiyordu. Çünkü sabah namazına kadar çalışıp öğleye kadar uyumak genel teamüle aykırı bir durumdu. Bu resim de ne? diye sordum. Umursamaz bir tavırla bizim hanımın işleri dedi arkadaş. Sonra kütüphanesini karıştırmak için bilgisayar işlerini yaptığı odaya girdim. Kapının üstünde; yorgun doğdum dinlenmek için yaşıyorum yazısını görünce psikolojik harbin boyutlarını anladım.

Bilginin bir erdeme dönüşmesi için gereken alt yapıya sahip olmamıza rağmen, zaman içerisinde üzerimize serpilen ölü toprağını bir yöntem yoksunluğu olarak adlandırmak yanlış bir tespit olmasa gerek.

Şarkısı söylenmemiş, şiiri yazılmamış bir söylem değildi beynimizde birikenler. Hepimiz yapılması gereken bir şeyler olduğunun farkındaydık ama usta basketbolcular gibi çizgi üzerinde profesyonel manevralarla topu rakibe çarptırıp taca atıyorduk.

 Hep yeni başlangıçlar ve yeni hayal kırıklıklarıyla kat edilememiş mesafelerin hesaplamaları zihnimizi meşgul edip duruyordu... Silkinmek gerekiyordu sona dair bir başlangıç için. Salyangoz gibi içine çekildiğimiz kabuklardan dışarı çıkma vakti gelmişti. Bildiklerimiz unutulmasın diye, devralınmış bayraklar sap gibi elde kalmasın diye bir tohum dikip toprağın bereketinden faydalanmak gerekiyordu.

Sadece bir tohum...

Sonucunu bildiğimiz sebepler ve sebebini bildiğimiz sonuçlar için yürünmesi gereken mesafeler bir oyundan ibaret olan hayat için neden hep uzak görünür ki gözlerimize?

Yürüyüp gideceksin nefes almadan ve saymadan soluklarını.

Bir avuç toprak alıp savuracaksın gökyüzüne.

Yağmura çamura aldırmayacaksın.

 Güneş, görmene engel olsa da ışığa doğru yürüyeceksin. Gözümüzü açtığımız an başlayan bir kavganın ortasında, ciğerlerimizi yakan ilk oksijenle beraber sona doğru hızlanan yürüyüşümüzü anlamlı kılabilmek için adımlarımızın anlamıdır bilgi.

Ciğerimize çektiğimiz ilk nefese göz koyanlar, beynimizin içine sokulacaklara daha biz doğmadan önce karar verenler, adına eğitim dedikleri planyalarda inşaat kalaslarına çevirdikleri anlayışlarımızı estetikten, sanattan, bilgiden ve ahlaktan bu kadar nasipsiz bırakarak; hayalsiz, tebessümsüz ve sevgisiz bir hayatı yaşamaya mecbur bıraktılar bizi.

Bizim yerimize düşünenler!

Artık hepimiz yorgunuz.

Ve dinlenmek için yaşıyoruz.

Siz bizim yerimize bilmeye, bildiklerinizi eyleme geçirmeye ve eylemlerinizin sonuçlarıyla yüzleşmeye devam edin…

YORUMLAR
  • Şulenur   

    Artık hepimiz yorgunuz. Ve dinlenmek için yaşıyoruz. ne güzel demiş... aklımda bu cümlelerle beraber dinlenmeye gidiyorum :) iyi geceler

  • Feride    

    çok güldüm. Eğlenceli ve hoş bir yazı olmuş. :=)

  • Misafir   

    Son derece etkileyici bir yazı olmasına rağmen sanki bir biyografi gibi.

Diğer Başlıklar