Ana Sayfa  /  Makaleleri  /  Trinidat Tobago'lu Sevgili
  • Facebook da Paylaş
  • 07-06-2013
  • 2 yorum
  • 1374 okunma
Trinidat Tobago'lu Sevgili

Trinidat Tobagolu sevgili…

Saat üç.

Feysbukta kimse yok. Canım ne bağlama çalmak istiyor nede kitap okumak.

Hayal gücümü kafamı patlatırcasına zorluyorum bir şeyler yazmak için. Aklıma gözü kapalı mesaj yazabilen biri geliyor. Bir insan cep telefonundan bir ayda nasıl beş bin mesaj yazabilir hiç düşündünüz mü ?

Bir bayan olsam böylesine mükemmel bir gayreti kesinlikle karşılıksız bırakmazdım. Yedibin beş yüze tamamla evleneceğim senle derdim. Arkadaş her şartta mesaj yazabilme özelliğini kazandırtmış sol eline. Beyninin bir tarafıyla sinemada üç boyutlu film izlerken, diğer tarafıyla mesajı tasarlayıp üç boyutlu gözlüklerle üç boyutlu mesaj yazabiliyor mesela. Ya da trafikteyken hem etrafında ki araçları gözleyip hemde sol eliyle mesaj aktivitesine devam edebiliyor. Tabi günlük koşturmaca içerisinde haliyle ortaya internet diline benzer bir mesajlaşma dili çıkıyor. Bu dili hiyeroglif yazıyla kıyaslarsak anlaşılması biraz daha kolay bir dil diye biliriz.

Hiç ne yazıyorsun bu kadar diye sorma girişimin de bulunmadım. Çünkü yazabileceği bir şeyler olmasa yazmazdı adam. İşin ilginç olanı mesajların muhatabının her mesaja cevap verebilmesi. Yani ya üzüm üzüme baka baka kararıyor ya da iki üzümde zaten kara. Her durum için bir laf söyleyen atalarımız bu gibi durumlar için çok muhabbet tez ayrılık getirir demişler mesela. Ama burada ki durum çok muhabbet değil sık muhabbet. Az az, ama sık. Doğal olarak bunun gibi durumlar içinde söylenmesi gereken sözler olduğu kanaatindeyim. İkiyüz sene sonrasının atasözlerini birileri söylemeli. Sık muhabbet çok kontör bitirir ya da çok mesaj çekme parmakların nasır tutar bir gsm operatörü gelir maaşını yutar gibi… Gençliğin en büyük aktivitesi mesajlaşmak. İş mesajlaşmakla bitse gam yemeyeceğim. Kontör alırken hem kendine hem karşı tarafa almak zorundasınız mesela. Yoksa mesajlar askıda kalır. Cevap verilmemesinin bahanesi olur. Denemesi bedava 20 yaşında bir gencin eline verelim bir kağıt kalem ve bir mektup yaz diyelim. Yazabilir mi sizce… ya da ortaya nasıl bir şey çıkar.

Eskiden koca koca sevdalar vardı. Rahmetli babam yağmurlu bir günde gitmiş annemin odasının camına vurmuş , annem ses nerden geliyor diye bakmak için açmış camı, babam çekmiş almış atın üstüne annemi  kaçırmış.

Bu sevdanın bir hikayesi var .Ben bu hikayeyi 23 yaşında öğrendim.Ve çocuklarıma anlatıyorum.

Adam sevmiş , istemiş…

Vermemişler .

Gitmiş kendi yöntemleriyle meseleyi çözmüş.

Leyla ile mecnun gibi ya da Ferhat ile şirin gibi bir aşk hikâyesine tarihin tanıklık edemeyecek olması ne kadar da acı değil mi? Bir birlerinden koparılan, hiçbir şekilde iletişime geçemeyen sevgililer olmayacak artık. Acı biriktirip sabır yüceltemeyecek sevgililer. Çünkü her şey bir alo kadar yakınımız da. Oysa bazen uzak olan güzel olur. Ulaşılamayan, dokunulamayan, sesi duyulamayan. Her şeyin her an elimizin altında olması farkında olmadan sıkar bizi.

Kimseden dağları delmesini ya da çöllere düşmesini bekleme hakkım yok. Bunun farkındayım. Ama modern çağın flört denilen bir olguyu hayatımıza sokmaya başlamasıyla yerle bir olan dengeler içerisinde sevda denilen şeyi, kapitalist dayatmalara ya da popüler kültürün kahpe dişlilerine teslim etmeyi acınası bir durum olarak görüyorum ben.

 Seven ayakta kalır.

Yorulmaz,

Tükenmez.

 Kavgası vardır onun hayatla.

Sırtında bir yük vardır.

Ve o yükü ulaştırması gereken bir yer.

 Ne kadar çok severse o kadar büyük kavgası vardır. Dağ deldiren ve çöllere düşüren sevgili değil sevginin ta kendisidir aslında. Çünkü sevgi büyük bir öğretmendir. Ve duyguları hayatla sınaması onu edinilmesi zor bir erdem haline getirir. Sevgi zaman içerisinde öyle bir hal içine sokuyordu ki bu erdem için arayışa gireni, gidilmesi gereken yol seviliyordu, çekilmesi gereken dert seviliyordu. Acı olgunlaştırıyor, ayrılık anlamlandırıyordu sevgiyi.

 Ve kavuştuğunu zannedince kavuştuğun şeyin sevgiliye giden yolda bir yol arkadaşı olduğunu anlamak çok uzun sürmüyordu. Çünkü acıyla olgunlaşmış, hayatla sınanmış biriydin artık. İhtirastan uzak tutabildiğin kadar sevgi oluyordu yüreğinde ki. Ve bu sana güç veriyordu. Seni tüketen, zihnini sarıp sarmalayan siyah bir yılan gibi sokup durmuyordu beyin hücrelerini.

Benim bahsettiğim sevgi özgürleştiren cinsten.

Sevdikçe özgür oluyorsun. Ama bedeli ağır özgürlüğün.

 Kuralları var. Olsun, özgür olmak için havada ki kuşa özenmek gerekiyorsa buna değer. Sevip bir bedenin esiri olmak, patlamaya hazır bir çıbana iki tarafından baskı yapmak gibi bir şey. Birazdan patlayacak bütün pisliği ortaya çıkacak olmasına rağmen gözünü karartıp, bağlanmadan bungee jumping yapar gibi derin dehlizlere tepe üstü atlamayıp yere çakılana kadar özgürlüğü yaşamak gibi bir his. İnsan bu noktada yapacağı tercihle hayatına anlam kazandırıyor aslında. Küçücük bir yol ayrımı. Karanlık bir kavşak. Bir yol kuş olmayı diğeri kuş olduğunu zannetmeyi vaad ediyor. Bakış açısı değişti. Herşey sevgili için yapılır oldu. Ve yollar kısaldı, çaba azaldı. Kimsenin dağ delmesine gerek kalmadı.

Amaç bir bedene dönüşünce bütün zihinsel aktivite de o yönde gelişti haliyle. Bütün yatırım vitrinlere yapılır oldu. Şık kıyafetler, kozmetik malzemeler, ayakkabılar vs… hayat vitrinlerimizi albenisi yüksek hale getirebilme çabasını cinsel dürtülerin tatmininin bir uzantısı olarak dayattı bize sevgi zannettirerek. Vücutları bozulmasın diye doğum yapmayan kadınlar çıktı. Vücudunun her yerinde ki kılları aldıran erkekler türedi. Hepsine acayip isimler verildi. Metro seksüel erkek denildi mesela. Kıllarını aldıran parlak çocuk diyememenin verdiği eziklik buna benzer modern terimleri hayatımıza musallat etmeye başladı. Halbuki her akıl sahibi bilir otuz dakikalık bir zevk sonrası herkes kıçını döner ve yatar. Kıllarını aldırmanın, pahalı kıyafetlerin, kokuların ve bilmem daha nelerin sonucu bu. Aslında her ihtimalde sonuç bu. Beyin denen organı kafasında değil de başka bir uzvunun ucunda taşıyan birinin amaç olarak önüne koyduğu hedefe ulaşabilmek için yapamayacağı çok fazla şey yok aslında. Ya da tersi durumu karşı cins içinde söyleyebiliriz. Hayata bu gözle bakanların bu uğurda yaptıklarını ve yapabileceklerini anlama mecburiyetim yok. Bu konuda takıldığım tek nokta yukarda bahsettiğim insan prototipi de sevdiğini söyleyen, sevgiden bahseden, sevgiyi birilerinin ( bizim) tekelinde olmayan bir şey gibi telakki eden bir türün varlığı. Hal böyle olunca garabet bir durum çıkıyor ortaya.

Mecnun kim?

Leyla ne?

Bu kavramların günümüz dünyasın da ki karşılığı nedir. Mecnun deyince jöleli saçları, kıçının arasına girecek kadar dar ve belinin yarısı görünecek kadar düşük pantolonu, parlak ayakkabıları ve lüks bir arabası olan bir tip mi canlanacak gözümüzde. Bıyıksız, sakalsız ve göğsünde kıl olmayan. Ya da Leyla; minicik eteği, röfleli saçları, boyalı tırnaklarıyla on beş cm topuklu ayakkabısı olan, kol çantasıyla kırıta kırıta yürüyen bir afeti devran mı? Bu Mecnun Leyla sı için çöllere düşer mi sizce. Burger kingte hamburger yiyip, sinemada el ele tutuşmak, patlamış mısır yerken göz göze gelip romantizmin doruklarına çıkmak varken, yürüyen merdivende bile elektrik kesilince mahsur kaldığını zannedip çığlık atan bu nesilden ne Leyla çıkar ne de bir Mecnun. Çöllere düşmek dediğim evlenip bir yuva kurabilmekten başka bir şey değil, dağları delmek derken çoluk çocuğa karışıp hayırlı evlatlar yetiştirme gayretinden başka bir şeyden bahsetmiyorum aslında. Birbirlerine yüz bin kez seni seviyorum deyip te sevginin ne olduğunu bilmeyen, söylediği sözün muhatabını tanımayan tiplerle dolu her yer.

Sevgi bedel ister, fedakârlık ister. Sevdiğimizi zannetmeyi seviyoruz hepimiz.

YORUMLAR
  • Misafir   

    Sevgiye dair çok fazla söylenmemiş söz söylemişsiniz ama kim anlayacak.

  • Ahmet Kapısız   

    sadece sevebilsek yeter...

Diğer Başlıklar