Ana Sayfa  /  Makaleleri  /  İki Çan Bir Ezan
  • Facebook da Paylaş
  • 07-06-2013
  • 3 yorum
  • 2425 okunma
İki Çan Bir Ezan

                                               Bir Ezan İki Çan…

Sabahın ilk saatlerinde uyanıp yüzümü yıkamadan perdeyi araladım. Henüz hava aydınlanmamıştı ama otların ve yaprakların üzerini bembeyaz bir kar tabakası gibi kucaklayan çiğ tanelerini ayırd edebiliyordum.

Hava çok soğuktu ve kaldığımız beşinci sınıf pansiyonda ne kalorifer ne de ısıtma ile ilgili bir sistem yoktu. Dinlenmek için yerleştiğimiz pansiyondan biraz daha yorgun bir şekilde ayrılarak valizlerimizi arabanın bagajına koyup Bosna'da ki elimiz ayağımız Enes abimizin evine bıraktık.

Gökyüzünde bulutların arasından ışık sızmaya başlamıştı ve kulaklarımla parmak uçlarım beni yanıltmamışsa sıcaklık -4 derece civarındaydı.

Arabanın deposunu doldurduktan sonra Mostar istikametine doğru yola koyulduk. Bir yılan gibi daracık yollardan kıvrıla kıvrıla Konjiç'e geldik. Konjiç Türk insanının yoğun bir şekilde gayri menkul yatırımı yaptığı bir yer.Sultan IV. Mehmet'in saltanatı sırasında 1682 yılında inşa edilen Konjic Köprüsü yüzyıllarca hizmet verdikten sonra II. Dünya Savaşı'nda büyük hasar görmüş, sonraki yıllarda yapılan ilavelerle orijinalitesini kaybetmiş. TİKA ile Konjic Belediyesi arasında imzalanan bir sözleşme ile restore edilmesine karar verilmiş ve Karayolları Genel Müdürlüğü'nün kontrolünde çalışmalar bitirilerek hizmete açılmış.

Bu köprünün yanında arabayla kaldırıma çıkıp ön kaputun üstünde daha önce ki seyahatlerimden tecrübe edindiğim ve Bosna'ya gidişlerimde yanımdan eksik etmediğim kahvaltılıkları çıkartıp gazete kağıdının üstünde Türk damak tadına uygun bir kahvaltı sofrası kuruyoruz. Enes abinin de termosla demleyip getirdiği çay kareyi tamamlayan son fotoğraf oluyor.

Yoldan geçen Boşnakların şaşkın bakışları arasında kahvaltıyı tamamlayıp yola koyuluyoruz.

Neretva nehrinin kıyısında derin kanyonlardan kıvrıla kıvrıla...

Sonbarın bizlere sunduğu tablodan çıkmış eşsiz manzaraların içinde kurşunlanıp delik deşik edilmiş evlerin seyrine dalıp dakikalarca tek kelime konuşmadan yol alıyoruz.

Maksimum 70 km hız yapılan ve çok büyük bölümünde sollamanın yasak olduğu bir yolda yaklaşık 400 km lik bir yol pek bitecek gibi görünmüyordu.

Yolun belirli bölümlerin de bize eşlik eden trenler ve sağ tarafımızdan akan Neretva nehri bu zorlu yolları biraz daha çekilebilir bir hale getiriyordu.

Mostar'a yaklaştıkça sağ tarafımızda ki Salakovaç barajının eşsiz manzarası karşısında dillerimiz tutuluyor. Gölün üzerinde ki yansımalar yorumlanması çok zor birer sanat eseri gibi bir bir geçip gidiyor gözlerimizin önünden.

Mostar ve Mostar Köprüsü...

Belki de Balkanlar'da yaşanan savaşa dair hepimizin en net hatırladığı yer. Neretva Nehri kıyısında kurulmuş bir şehir Mostar. 1566 yılında Mimar Sinan'ın öğrencisi Mimar Hayrettin tarafından inşa edilmiş olan Mostar Köprüsü ne zaman ve kim tarafından yapıldığından çok ne zaman , kim tarafından ve ne için yıkıldığıyla hafızalarımızda derin izler bırakan bir şehir. Mostar aynı zaman da Bosna-Hersek federasyonunun Hersek bölümünün başkenti. Şehirde yüzünüzü Saraybosna'ya doğru döndüğünüz de nehrin sol tarafı Hırvatların, sağ tarafı da Boşnakların.Dayton anlaşması şehri böyle bölmüş. Savaş öncesi %90 müslüman nüfuslu bir bölge olan Mostar da ise bu gün durum eşit gibi görünüyor.

Mostar da yürürken, Mostar köprüsünün mimari denemesi için yapılmış olan, daha eski ama pek bilinmeyen Kriva Cuprija Köprüsü (cuprija nın köprü olduğunu bilerek böyle yazıyorum) görebilirsiniz.

Mostar Köprüsü, yıkılmadan önce olduğu gibi bugün de şehrin simgesi durumunda. Savaş boyunca Sırplar tarafından saldırılara uğrayan, otuz iki kez vurulmasına rağmen yıkılmayan köprü malesef Hırvatlar tarafından yapılan topçu ateşinde otuz üçüncü top mermisine dayanamayarak Neretva Nehri'nin sularına gömülüyor.

Köprü, eski haline uygun olarak UNESCO ve Dünya Bankası'nın desteğiyle Türk şirketi Er-Bu tarafından yeniden inşa ediliyor.

2002'de başlayan inşaat çalışmaları 2003 yazında sona ermiştir.

Köprünün yeniden inşaası için nehir yatağında bulunan orjinal taşların bir kısmı çıkarılmasına rağmen suyun içinde bozulmaya uğrayan taşlar kullanılamamıştır. Bu nedenle orijinal taşların çıkarıldığı ve günümüzde kapalı olan taş ocağı tekrardan bu iş için açılıp aynı ocaktan çıkarılan taşlar köprünün yapımında kullanılmıştır.

2005 yılında Mostar Köprüsü ve eski Mostar UNESCO tarafından " Dünya Kültür Mirasları " listesine eklenmiş.

Mostar'a dair çok fazla yazılacak kelam olduğundan yazılanlardan okumak yerine gidip görün demeyi daha uygun görüyorum.

Yine mostar yakınların da mutlaka görülmesi gereken bir yer Blagay köyünde ki Sarı Saltuk Tekkesi...

Blagay, Mostar'a yaklaşık 10 -15 dakika uzaklıkta bir yer. Buna Nehri"nin mucizevi bir şekilde doğduğu yamaçta kurulu, yüzlerce yıllık manevi bir kale Sarı Saltuk Tekkesi.

Bosna'nın ilk tekkesi olan bu yer bölgede ki halk tarafından Blagay köyüne çok yakın olduğu için Blagay tekkesi olarak adlandırılmaktadır. Kuruluşuna dair bir çok efsanesi bulunan tekkenin bu topraklar Osmanlı'ya dahil olmadan önce kurulmuş olduğu bu tekkeyle ilgili bilinen en önemli bilgilerden bir tanesi. Efsaneleşmiş bir Türkmen, Bektaşi inanç önderi olan Sarı Saltuk'un Fatih Sultan Mehmet'in oğlu, Cem Sultan'ın derlediği Saltukname'de 12 tane türbesinin bulunduğu belirtiliyor. Bu tekkeye geldiğinizde göreceğiniz en ilginç ve güzel şeylerden biri de tekkenin hemen yanındaki mağaradan çıkan Buna Nehri'nin kaynağı. Saniyede 43.000 litre su akıtan Buna nehri, kaynağına kadar 19 km lik bir nehir olma özelliği taşıyor. O gürül gürül akan suyun kaynağının bir mağara olduğunu görmek gerçekten de çok ilginç.

 Daha önce defalarca dolaştığım Mostar'a ve Blagay'a dair bir kaç bilgilendirme yaptıktan sonra hem yazımıza hem de yolumuza devam ediyoruz.

Mostar'dan Dubrovnik istikametine doğru ayrılıyor yolumuz. Potiçel' de durup bir medeniyetin silinmesi mümkün olmayan izlerine dokunuyor ve havasını teneffüs ediyoruz.

Potiçel'in kelime anlamı" başlangıç ". Türkler'in Bosna topraklarında kurduğu ilk köy olma özelliğine sahip olan bu köy mimari olarak insan ruhuna yapılmış etkili bir büyü gibi...

Neretva Nehri'nin kenarında bulunan bir tepeye kurulmuş olan köyün eski taş yapıları, arnavut kaldırımlı sokakları, karşılıklı konumlanmış olan kaleleri, gözetleme kulesi, eski Türk Hamamı,Şişman İbrahim Paşa Camii ve kivi ağaçları görülmeye değer. Özellikle köy halkının küçük kese kağıtlarında sattığı kuru ve yaş meyvelerden almayı ihmal etmeyin.Geçimini bu meyvelerin satışına bağlamış olan köy halkına yapacağınız en küçük desteğin mirasımızın orada daha fazla yaşaması için verilmiş bir destek olduğunu unutmayın. Savaş öncesi yönetmenlerin ve ressamların gözde yerlerinden biri olan Potiçel bölge halkı arasında kaderin ve aşkın köyü olarak nam yapmıştır...

Şarkılar söyleyerek kısaltmaya çalıştığımız yolculuğumuz nihayet Hırvatistan topraklarına giriş yapacağımız Metkoviç sınır kapısında ki bıyıklı kadın memurun! işgüzarlığıyla biraz uzuyor.Aracımız da ya da biz de hiçbir evrak eksikliği olmamasına rağmen 15-20 dk lık bir bekletilişten sonra Hırvat sınır kapısından içeriye giriyoruz.

Dubrovnik' e doğru devam ediyor yolumuz. Opuzen de küçük bir mola veriyoruz. Neretva da kayıklarla dolaşanları seyredip birkaç fotoğraf çekilip yolumuza devam ediyoruz.

Yollar çok virajlı ve dar. Gidenler bilirler eski Hopa-Artvin arası gibi.

Metkoviç sınırından Hırvatistan topraklarına girdikten kısa bir süre sonra önümüze tekrar bir sınır kapısı çıkıyor. Yine pasaportlarımızı çıkartıyoruz. Burada ki memur biraz daha insancıl bir tavırla işlemlerimizi yapıyor. Sonra yüz metre kadar ilerleyip Bosna sınırlarına tekrar giriyoruz. Enes abi durumu anlatıyor bize.

Neum bir sahil kasabası. Kağıt üzerinde Bosna topraklarının bir parçası olan 21 km lik bir sahil şeridi.

Neum Bosna ‘nın denize ulaştığı tek nokta. Aslında burası da Dubrovnik toprağı iken 1699 ‘da Osmanlılara satılmış. İmparatorlukta bu noktayı Bosna sancağına bağlı olarak 1878 ‘e dek elinde tutmuş. Aslında bu durum Venediklilerle arası her zaman problemli olan Dubrovnik'lilerin işine de gelmiş.Böylece ezeli düşmanları ve eski efendileri arasında bir tampon bölge oluşturmuşlar.

Savaş sonrası sınırlar yeniden çizilirken bu bölgede eski sınırlara sadık kalınarak Bosna’ya verilmiş. Tabii burada yaşayan Hırvatların durumdan pekte memnun olmadıklarını da ekleyelim.

Yirmi bir km sonra tekrar pasaportlarımızı uzatıyoruz memura önce Bosna toprağından çıkış sonra da yeniden Hırvatistan a giriş yapıyoruz.

Hırvatların bu 21 km lik bölgeyi (Neum )‘u by pass etme isteklerini ve bunun için çok uzun bir köprü yapmayı planladıklarını öğreniyorum bölgedekilerden.

Bunu yapabilmek için çok büyük bir finansman gücü gerekmekteymiş ve bu güç şu an için Hırvatlarda bulunmamaktaymış.Ama her başkanlık seçiminde köprü gündeme getirilmekte ve bu ciddi bir seçim propagandası haline getirilmiş durumda.

Çünkü köprü yapıldığında büyük gemilerin Neum ‘a girişleri engellenmiş olacağından Hırvatlar için bu milli bir mesele gibi.

Çok düzenli narenciye bahçeleri ve tarım arazilerinin yanından yolumuza devam ediyoruz.Korçula da Çin seddini andıran bir kale takılıyor gözlerime ve Adriyatik'te ki küçük küçük adalar...

Önce bir liman sonra da Dubrovnik bütün güzelliğiyle beliriyor önümüzde. Şehrin yeni

yerleşim alanlarına hiç girmeden eski bölüme gidip arabamızı otoparka çekiyoruz.

Sonra şehri adımlamaya başlıyoruz. Katolik mimarisinin çok değişik örneklerini bünyesinde

barındıran Dubrovnik tüm güzelliğine rağmen işini bilen bir gezginin bir günde gezip

bitirebileceği bir şehir.

Şehrin eski sokaklarına hiç el değmemiş.Taştan yapılmış binalar, taştan yapılmış

sokaklar....Her yer taş.

Daracık sokaklardan ilerleyerek bir mescid buluyoruz Dubrovnik'te eski şehrin surları

içerisinde. Kısa bir moladan sonra devam ediyoruz gezimize.

Yol boyunca bize yol arkadaşlığı eden Neretva nehrinin denize döküldüğü, 2 km lik surlarla

çevrili olan şehir bu güne kadar dolaştığım şehirlerden farklı bir yapıda.

Burda yeniden anımsıyorum beton bloklar arasında estetik bir anlayışa sahip olabilmenin

ne derece zor iş olduğunu.

Dubrovnik'e gitmeyi düşünenlere pratik bilgiler.

7,45 Kuna 1 Euro yapıyor.

Sponza Sarayı, Stradun caddesi,Mljet adası, eski şehrin kale duvarları mutlaka görülmesi gereken yerler.

Teleferikle çıkılan Mounş srd den gün batımını izlemeyi unutmayın.

Şehir çok pahalı ve aşırı derecede domuz eti tüketilen bir bölge.Bunun için giderken yanınızda yiyecek getirmeniz (benim gibi ) ya da sebze mevye ile beslenmeniz önerilir.

Dubrovnik'e giderken size Split'e de git veya şurayı da mutlaka gör diye tavsiyelerde bulunulacaktır. Eğer seyahatiniz bir ego tatmini değilse hiç zahmet etmeyin ve Dubrovnik'te konaklamadan geri dönün. Ama bölgeye vakit ayırabilecek kadar geniş vakit sahibiyseniz Adriyatik kıyılarında her yer görülmeye değerdir.

Kimine göre gidilen yer, kimine göre de gidilen yol güzeldir. Biz güzel yollar aşarak bir şehir daha gördük...

Mutlaka her şehir görülmeye değerdir. Ama şehir olmak tabela sahibi olmak demek değildir. İsminde ve içinde bir kültür barındırabilmektir. Bu bağlamda Dubrovnik için bir şehir diyebiliriz...

Ve ayrılma zamanı geliyor bu güzel şehirden. Gittiğim her güzel şehirden ayrılırken hüzünlenirim genelde ama ne hikmetse bu durumla karşılaşmıyorum Dubrovnik'ten ayrılırken.

Otoparktan arabamızı alıp yola koyuluyoruz. Açlıktan kan şekerimin dibe vurduğu gerçeği Dubrovnikle ilgili unutamayacağım en önemli şey. Kendimizi şehri gezmeye öylesine kaptırmışız ki yemek yemeyi bile unutmuşuz.

Dönüşte Korçula yakınların da yolun kenarında gazete kağıtlarının üstüne Türk usulü soframızı kurup bir şeyler atıştırıyoruz. Eğer yolun kenarın da gazete kağıdı üstüne sofra kurup yemek yiyen bir grup görürseniz bunun bir Türklük alameti olduğu aklınızda olsun.

Ve aynı virajlı yollardan, aynı saçma sınır kapılarından geçerek Sarajevo'ya doğru devam ediyoruz. Dönüş yolunda arka koltukta ki Gökhan, Nurdal ve Ahmet teker teker dökülüyor ve uyumaya başlıyorlar. Mostar' da küçük bir kahve molası veriyoruz. Sonra şarkılarla, fıkralarla devam ediyoruz yolculuğumuza. Sarajevo nun ışıkları görününceye kadar ne biz ne de şarkılarımız susuyor...

Yorgunluktan perişan olmuş bir vaziyette eve geliyoruz. Sabah saat altı da hazır olun diyor Enes abi. Adam bizi beklemekten bıkmış olmalı ki sık sık tembihliyor. Tamam diyoruz tam altıda hazır olacağımıza dair söz veriyoruz.

Ramazan güzel bir çay demliyor bize. Hepimiz bir çay içip uyuyacağız gibi laflar ediyoruz ama yine sabaha yakın bir saatte uyuyoruz.

Bir sonra ki durak Belgrad. Sabah 6 da yolculuk var. Ve ben saate en son baktığım da saat 03.15 ti...

,,,,,,,,,,,,,,,

Rüyamda bir alarm çaldığını duyuyorum. Sonra o alarm çalarken bir başkası çalmaya başlıyor...

Sonra bir başkası ve sonra diğeri...

Sanki kuşatma altında ki bir şehirde hava saldırısının haberini veren siren seslerine benziyor duyduğum sesler.

Bir fısıltı kulağıma uyanmalısın diyor.

Ama beynim bütün bu gürültüye rağmen halinden memnun bir şekilde uyumamı söylüyor.

Birden irkilerek uyanıyorum...

Telefonumun sesini duyuyorum bir yerlerden çalan alarmlar arasında ama kendisini göremiyorum. Elektrik sobasının kırmızı ışığıyla beraber sesi takip ederek telefonumu buluyorum.

Enes abi

        Hazır mısınız?

        Hazırız abi.

  • 10 dk sonra oradayım ...

Oysa yeni yatmıştık...

Dubrovnik’le ilgili rüyalar görmemiş hayaller kurgulamamıştık...

Çabucak bütün arkadaşları uyandırdım. Önce kısa bir kuyruk oluştu lavabonun önünde.

Sonra çorabım nerde?

Fotoğraf makinasını almayı unutma Ahmet?

Herkesin pasaportu yanında mı? Gibi sorular...

Enes abi geldiğinde bir önce ki tecrübelerine nazaran biraz daha az bekliyor kapıda. Sonra sabahın sert havası yüzümüze çarpıyor. Ve teker teker arabada ki yerlerimizi alıp Belgrad a doğru yola çıkıyoruz...

Visoko yakınların da bir yerde Bosna da yediğimiz en güzel böreği yiyoruz adı çay olan fakat tadını bir türlü kavrayamadığımız bir içecek eşliğinde.

Srebrenica üzerinden Sırbistan’ın Raça sınır kapısına doğru yola çıkıyoruz. Gittiğimiz yola uluslar arası yol demek bir yana dursun normal standartlarda bir Anadolu köyünün yollarına bile denk tutulamayacak darlıkta ve çok keskin virajlı yollardan geçerek sınıra doğru yol alıyoruz. Bosna Hersek Federasyonu içinde ki Sırp entitesine girdiğimizde zaten çok yetersiz olan tabelaların Kiril alfabesine dönüşmesi bu zor şartlara bir yenisini daha ekliyor. Birkaç kez kaybolmamıza rağmen Raça sınır kapısına ulaşıyoruz. Önce Bosna’dan çıkıyoruz suratsız Sırp memurun anlamsız sorularına ve taleplerine cevap vererek. Sonra Sırbistan’a giriyoruz.

Federasyon içinde ki Sırplarla Sırbistan da ki Sırplar arasında ki farkı anlatmanın gerekliliğine binaen birkaç cümle kurma ihtiyacı hissediyorum tam da bu noktada.

Federasyon içindeki Sırplar çöl bedevilerinden daha kaba ve suratsızlar. Size çıkartabilecekleri bir zorluk varsa bunu hiç sektirmeden çıkartıyorlar. Mütevazılığin, saygının, güler yüzün bizim insanımıza ait birer özellik olduğu gerçeğiyle tekrar tekrar yüzleşiyoruz bu topraklarda. Sabahın ilk saatlerinde başlayan yolculuğumuz Sırbistan topraklarında devam ediyor.

Bulduğu her fırsatta Türkiye ye A.B ye giriş sürecinde zorluklar çıkaranların Sırbistan’a ve Hırvatistan’a A.B ye giriş için tarih verdiğini hatırlayarak gülümsüyoruz. Türkiye de ki orta ölçekli bir şehrin yarısı kadar medenileşememiş bu ülkelerin A.B ye alınması A.B nin ciddi manada bir Hıristiyan birliği mi olduğu sorusunu tekrar getiriyor akıllarımıza…

Raça’dan içeri girdiğimizde ilk karşılaştığımız kasaba Kuzmin. Kuzmin küçücük bir Anadolu kasabası görüntüsünde. Yolun sağında ve solunda çok geniş tarım arazileri düzenli bir şekilde ardı ardına sıralanıyor. 10-15 km gittikten sonra Belgrat tabelasını görüyoruz. Ve adına yol diyebileceğimiz bir yola girip hızımızı arttırarak Belgrat’a doğru ilerliyoruz. Otobanlar da bile çok kötü olan tabela sistemine daha önce geçtiğimiz yerleşim yerlerini anımsayarak şükrediyoruz.

Ülkemizde ki otoban sisteminin Sırbistan ya da Hırvatistan için şu an sadece bir hayalden ibaret olduğu gerçeğini hatırlatmadan edemeyeceğim. Sınıra kadar yaklaşık 5 saat süren yolculuğumuz daha insani şartlar çerçevesin de devam ediyor Sırbistan topraklarında.

Ardı ardına geçilen yerleşim birimleri…

Raça…

Kuzmin…

Biyelina…

Yolun sağında ve solunda dizilen kiliseler…

Derken yoğun bir trafiğin içinde buluyoruz kendimizi. Trafiğin içinde Kiril alfabesiyle yazılmış küçücük bir tabela görüyorum ve Enes abiye sağdan çıkalım diyorum. İçimden inşallah tabelayı doğru okumuşumdur diye geçirdiğimi de itiraf etmeliyim. Çünkü ekibimiz için küçük bir yanlış, uzun süreli espri malzemesi olmak için yeterli bir nedendi.

Biraz daha ilerleyince uzunca bir köprüden Tuna Nehri ni selamlayarak giriyoruz eski Belgrat’a. Her yerde yaptığımız gibi önce küçük bir keşif turu atıyoruz şehirde. Sonra uzunca bir süre otopark sistemini anlamaya çalışıyoruz. Şehre gidenlere tavsiyem araçlarını mutlaka kapalı bir otoparka park etmeleri yönündedir.

Çok karmaşık bir otopark sistemine sahip olan şehir 3 ayrı bölgeye ayrılmış. Aracınızı park edecek bir yer bulduğunuz da ( ki bu pek mümkün değil ) bulunduğunuz bölgeye ait gsm numarasına mesaj atarak otoparkta size verilen süre kadar kalabiliyorsunuz. Fakat bu işlem için Sırp operatör kullanmak gerektiğinden bir yabancı olarak dakika bir gol bir demekten kendinizi alamıyorsunuz. Otopark aramak için sağa sola turlarken Türk konsolosluğunu görüyoruz ve hemen ardından kapalı bir otoparka girerek konsolosluğa doğru yürümeye başlıyoruz. Gittiğimiz her yerde kendimize ait izler arayan gözlerimiz İstanbul baklavacısı yazan bir tabelaya takılıyor. İçeri girip Türkçe bilen biri var mı diye bakıyoruz ama nafile. Hızlı adımlarla konsolosluğun kapısına kadar geliyoruz. Zile basıp içeri giriyoruz. Küçük bir bayramlaşma merasiminden sonra şehirle ilgili bazı bilgiler alıyoruz. Bu bilgiler doğrultusunda Sofra döner salonuna gidip bir şeyler yiyoruz. Lokantanın işletmecisiyle küçük bir sohbet yapıyoruz Belgrat a dair. Gezilmesi gereken yerleri listeliyoruz kafamızda. Şehirde 180 civarında Türk yaşadığını öğreniyoruz bu sohbetimizde.

Belgrat’ta Osmanlı dönemime ait 300 camii bulunduğunu ve bu camilerin Avusturyalılar tarafından yıkıldığı ya da kiliseye çevrildiğini öğrenince biraz morallerimiz bozuluyor. Şu an da Bayraklı camiinden başka cami bulunmayan Belgrat’ ta kısa mesafeli toplu taşımacılığın bedava olmasını değerlendirerek dolaşmaya başlıyoruz.

Bölgeye Türk Okulu açmak için fizibilite çalışmaları yapmaya gelen ekipten bir arkadaşın telefon numarasına ulaşıp Bayraklı Camii yakınlarında buluşuyoruz Fatih’le. Sıkıştırılmış küçük bir turdan sonra Fatih ayrılıyor ve biz kaldığımız yerden devam ediyoruz kenti dolaşmaya. Üzerinden yüzyıllar geçmesine ve yok edilmek için ciddi çabalar harcanmasına rağmen Osmanlının derin izlerini içinde barındıran Belgrat benim için görülmese bir şeylerin eksik kalacağı şehirlerden biri.

15 yıldır yürümediğim kadar yol yürüyerek Kale meydanına geliyoruz. Bir medeniyetin derin izlerini taşıyan Belgrat kalesinden Tuna ve Sava nehirlerini selamlıyor ve Tuna ya karşı Tuna nehri akmam diyor nidalarıyla inletiyoruz kaleyi Sırpların ve turistlerin şaşkın bakışları arasında.

Görülmesi gereken yerlerden birkaç tanesini yazmak gerek şehre gitmeyi planlayanlara faydalı bilgiler vermek açısından.

Kale meydan ve Savaş müzesi, taş yollu Skadarlija sokağı ( Arnavut kaldırımlı Osmanlı sokağı), Nikola Tesla müzesi, Danube River, St. Michael's Katedrali, Zemun Tover, St. Sava Temple, Trg Repuplike ( Cumhuriyet meydanı), Jevremovac Botanik bahçesi, The White Palace, Terazije Çeşmesi (Sokullu Mehmet Paşa Çeşmesi ), Sırbistan Ortodoks Patrikhanesi

Ve Saat kulesi sayabileceğim belli başlı yerlerin bazıları. Bayraklı camiine çok yakın olan Şeyh Mustafa Türbesi ve Kale Meydan da ki Mora Fatihi Damat Ali Paşa Türbesi de unutulmaması gereken yerlerin başında geliyor.

Güvenle gezilebilecek Balkan şehirlerinin başında gelen Belgrat, zihinlerimizde ki Sırp imajı ile pek örtüşmeyen bir yapıya sahip. İnsanları sıcak ve şehirleri güzel.

10 Euro dan başlayan Hostel fiyatları na rağmen 35-40 Euroluk otellerde kalınması tavsiye olunur.

102 Sırp dinarı 1 Euro yapıyor.

Ve şehir ekonomik bir şehir…

Makedonya’ya gitmek için vedalaşıyoruz Belgrat’la. Ve o hüzün yine gelip buluyor beni. Bu kente günün birinde tekrar gelmeliyim diyerek vedalaşıyorum Tuna ve Sava nehirleriyle…

Tabelalar Niş’i gösteriyor.

280 km lik bir otobandan sonra Makedonya topraklarına doğru çevireceğiz yönümüzü. Her zaman ki gibi geceleri yollar da gündüzleri görülmesi gereken yerlerde geçirmek için otoban gişelerinden giriyoruz yola.

Cebimiz de kalan son Sırp Dinarlarını arabanın deposunu doldurmaya kullanıyoruz. Otoban boyunca Türk tırlarına kornalar çalarak gösterdiğimiz Türklük alametleri arabada ki muhabbetimize anlam katıp yolları biraz daha çekilebilir hale getiriyor.

Eğer otobanlar da bulunduğunuz ülkenin parası yanınız da yoksa küçük kazıklar yemeyi göze almalısınız. Ayrıca yiyeceklerinizi sebze meyve yönünde tercih etmeniz domuz eti yememeniz açısından alınmış güzel bir tedbir olacaktır…

Niş’e yaklaşıyoruz gecenin ilerleyen saatlerinde. Yorgunluk alametleri göz kapaklarımıza asılan birer ağırlık olmaya başlıyor ve tek tek dökülmeye başlıyoruz.

Enes abi Android gibi yola kilitlenmiş bir vaziyette.

Uyku durumun nedir abi diye soruyoruz.

İyiyim diyor.

Bütün uykusuzluğumu giderebilecek cinsten bir uykuya zorluyor beni beynim.

Yola çıkarken yanıma alınması gerekenler başlığı altında bir liste yapıyorum gözlerim kapalıyken…

1-Gökhan

2-Nurdal…

Üçüncü seçeneği sıralayamadan uyuyorum…

Belgrat güzel şehir…

Belgrat güzel.

Güzel Belgrat…

.........................

 

 

Çok kelimeler yazdı kalem sahipleri Bosna ile ilgili.

Kimileri suya sabuna dokunmadan seçerek kullandılar harfleri. Kimileri de Avrupa’nın ortasında ki büyük katliamları insan hafzalasına sunabilmek adına sözünü esirgemedi kalemden…

Yaklaşık 300 bin insanın katledildiği, bir buçuk milyon insanın göçe zorlandığı, yüz bin civarında kadına tecavüz edildiği bir savaştan bugün istatiksel rakamlarla söz etmenin kalbimi acıttığını belirterek başlamak istiyorum Bosna ya dair kuracağım cümlelere.

Kimileri Bosna’ya gelirken turistik bir gezi niyetiyle gelirler ve doğal olarak kıyas yaparlar gezdikleri diğer şehirlerle. Kimileri savaşın izlerini görmek için planlarlar seyahatlerini. Kimileri de anlamaya çalışır bu topraklar da olup bitenleri…


Savaş sonrası Bosna’yı anlayabilmek için öncelikle ülkenin yönetiminden başlamak gerektiği kanaatindeyim.

Bosna Hersek Federasyonu Bosna bölgesi ,Hersek Bölgesi ve iki Sırp entitesi olmak üzere 4 bölgeye ayrılmıştır. Sarajevo Bosna’nın, Mostar Hersek’in, Banyoluka da Sırp entitelerinin başkenti statüsündedir.

Aşağıda isimlerini sıralayacağım 10 kantona ayrılan ülkenin demografik yapısından da kısaca bahsedeceğim.

Bilindiği gibi savaş yılları geride Boşnakların, Bosnalı Sırpların ve Bosnalı Hırvatların ayrı ayrı kontrollerinde olan bölgeler bırakmıştır.Bosna savaşını sona erdiren Dayton Ateşkes anlaşması ise ülkeye biçtiği idari yapılanma içerisinde  adeta etnik çizgilere göre şekillenen iki Sırp entitesi, on kanton ve bir özerk bölgenin varlığına müsaade ettiği için Bosna-Hersek’teki etnik bölünmüşlüğü yasallaştırmıştır.

Buna bağlı olarak, Dayton Ateşkes Anlaşması’nın bir eki niteliğinde olan Bosna-Hersek Anayasası’ndaki bazı maddeler yüzünden, devlet çapındaki kurumlar yeterince işlevsel olamamaktadır.

Örneğin anayasanın 4. maddesinin 3. fıkrasında,Bosna-Hersek Meclisi’nde bir kararın alınabilmesi için , her iki entiteden gelen milletvekillerinin belli yüzdesinin o karara onay vermesi şart koşulmaktadır.

Diğer taraftan anayasa Bosna-Hersek vatandaşlarına değil,adeta entitelere üstünlük tanıdığı için,4. ve 5.maddelerinde temel insan haklarını bile ihlal eden ifadeler bulunmaktadır.

Genel olarak Bosna-Hersek’te var olan iki entitenin kurumları, devlet düzeyindeki kurumlardan daha güçlüdür. Bu yüzden, Bosna-Hersek te savaş sonrası kurulan sistem çözüm üretmek yerine mevcut sorunları derinleştirerek daha fazla problem üreten bir sistemdir’’

Bosna-Hersek te ki Kantonlar.


1-Bosna-Podrinje Kantonu

2-Una-Sana Kantonu

3-Posavina Kantonu

4-Tuzla Kantonu

5-Zenica-Doboj Kantonu

6-Merkez Bosna Kantonu

7-Hersek-Neretva Kantonu

8-Batı Hersek Kantonu

9-Saraybosna Kantonu

10-Livno Kantonu

 

Kantonların kendi hükümetleri ve bu hükümetin başında bulunan başbakanları vardır. Başbakan kendi kabinesine sahiptir, ayrıca bölge bakanlarından ve bürolarından, kantonal birimlerden yardım alır.

Kantonlardan 5 tanesi (Una-Sana, Tuzla, Zenica-Doboj, Bosna Podrinje ve Saraybosna) Boşnak çoğunluklı, 3 tanesi (Posavina, Batı Hersek ve livno) Hırvat çoğunluklu ve 2 tanesi (Merkez Bosna ve Hersek-Neretva) 'karışık etnikli'dir, yani bu bölgede farklı etnik grupların korunması için özel yasama prosedürleri uygulanır.

Bütün bu yapılanmaların üzerinde Bosna-Hersek Federasyonu vardır. Fakat federasyon içinde bulunduğu karmaşık yapı nedeniyle bölgesel yönetimlerden güçsüz

durumdadır.

 

Üç Cumhurbaşkanının bulunduğu ülkede 8 ayda bir değişen görev süresi ülke istikrarı için planlar yapmanın önünde ki en büyük engeldir. Üç Cumhurbaşkanının da yetkilerini veto etme hakkı bulunan B.M valisi bütün bu karmaşıklığın çözümsüz bir hale gelmesinden başka bir rol oynamamaktadır.

 

1991 yılında ki sayımlar da ülkenin yaklaşık yüzde 50 sini oluşturan Boşnakların Ülke yönetiminde nüfusun % 32 sini oluşturan Sırplarla ve %18 ini oluşturan Hırvatlarla eşit muamele bile görememesi hem batı demokrasisi açısından hem de adalet ve eşitlik kriterleri açısından çok büyük bir ayıptır. Bosna-Hersek denilince zihinlerinde bilindik bir devlet imajı belirenlerin bilgilerini tazelemeleri açısından önemli olan bu bilgileri verdikten sonra yazımıza devam edelim.

 

Herkese anlatılacak bir kaç hikaye vererek defalarca adımladığım bu ülkeyi anlatırken biliyorum ki bölgeyi biraz da olsun tanıyanların ölüme, katliama, savaşın iğrençliğine dair kurulacak binlerce cümlesi vardır.

Kemik parçaları arasında 15 yıldır umut aramak umutsuzluktan daha güzel bir cümle gibi gelse de kulağa yaşanan acıları ve dramları anlamak için toprağın ve duvarların sesine kulak vermeniz yeterlidir Srebrenica da, Ahmici’de…

Oysa ki hiçbir zaman bulunamayacak bir cesedin bulunup insanca gömülebilmesi ihtimaline umut diyebilmek ne kadar da acı…

Kime ne için ne yaptığını bilecek kadar zekiysen, sana ne için ne yapıldığını anlayabilecek kadar basiretli olursun ilkesiyle yeniden adım attığımız bu diyarlar da ki çalışmalarımız da desteklerini hiçbir zaman esirgemeyen ama Hac’da olduğu için aramızda olmayan Recep Keleş abimizin ve İşlerinin  yoğunluğu nedeniyle bu ziyaretimize katılamayan Kemal Özyurt Bey’in isimlerini zikretmemenin bir haksızlık olacağını düşündüğüm için bu vazifeyi de ifa ediyorum dilim döndüğünce.

Evinin bahçesinde oynarken top mermisiyle babasını kaybeden Sümeyye’nin, Vişegrad’ta Drina köprüsünün üstünde kurşuna dizilen bir babanın eşinin, hamileyken kocasının cesedine ulaşmak için girdiği Drina nehrinin soğuk sularında hastalanarak hastaneye kaldırılması sonucunda Sırp doktorlar tarafından ölüme terk edilmesinin, öldürülen çocuklarını ve eşlerini elleriyle açtığı mezarlara gömen annelerin, tecavüzcüsüyle yıllardır aynı otobüse binip hiç bir şey yapamayan kadınların hikayelerini defalarca dinlemek kalbimin üzerine koyulmuş dev bir kaya parçası gibi incitiyordu insanlığımı.

Hepimiz biliyorduk varlığımızın bir poşet etten daha önemli olduğunu.

Srebrenica’nın dağ köylerinden, katliamın yapıldığı Potoçari’ye kadar adım adım izler bıraktık yeniden bu topraklara. Kalplerimizde ki sevgiyi paylaştık ve yüzlerimiz de ki tebessümü…

Aynı insanları defalarca ziyaret etmemiz onlara bu adamlar ellerinde ki poşetlerle bir şeyler dağıtan adamlar olamaz. İşte bunlar bizim birer parçamız. Biz onlardanız ve onlar bizden dedirten en büyük etken oluyor.

Jesenova’da boynuma sarılan çocukların saçlarını kokluyorum sonbaharın yerlere döktüğü pastel renkli yaprakların hüznüyle.

Ljeskovik’te ,Visoko’da Potoçari’de anlatılması mümkün olmayan insan manzaralarıyla nemleniyor gözlerimiz. Bir kaç ay sonra yeniden geleceğiz diyoruz hep bir ağızdan...

Gelmeliyiz…

Başkaları da gitmeli…

 

Kalbura çevrilmiş binalara, yıkılan köprülere, yapılan katliamlara yoğunlaşıp Avrupa’nın ortasın da kendi kaderlerine terk edilmiş bu insanların yaşamlarına konuk olmamak yapılması en muhtemel hatalardan biri bölgeye giden insanlar için.

Bosna’da hayat zor…

İşsizlik %50 civarında. Maaşlar komik düzeylerde. Evet, doğrudur bölgede silahlar susalı 15 yıldan fazla oldu. Ama ideolojiler, inançlar, markalar öylesine ciddi bir savaşın için de ki bu durumun izahı durumun kendisinden daha zor.

Havaalanına doğru gidiyoruz. Yüreğim de ağlatan şarkıların burukluğu, beynim de bir sürü yeni proje.

Geri bırakılmışlığına rağmen seviyorum bu ülkeyi.

Daha güzellerini görmüş olmama rağmen seviyorum…

Belki de sevinçlerin değil de hüznün adamı olmakla alakalı bir durumdur bu

Kim yaşamadan bilebilir ki ?…

 

 

 

YORUMLAR
  • Ahmet Kaynar   

    abi yazı çok samimi ve ayrıntılı olmuş. Güzel bir yolculuktu. Anlatılmaz yaşanır

  • Şulenur   

    normalde uzun metinler okumaya üşenirim fakat Adem abi öyle bir üsluba sahipsin ki bırak üşenmeyi uzunluğunu bitirdiğimde fark ettim. Okurken yaşadım sanki bütün hislerini, Sırbistan daki Hırvatistan daki yerleri görmüş kadar oldum ve çok faydalı bilgiler edindim. ama Belgrad'tan öyle bir bahsetmişsin ki sıradaki durağım orası olacak inşallah. ve not defterime önerilerini yazacağım da gideceğim. Bosna'yı anlamak zordur ya da onu tanımak.burada 3. yılım olmasına rağmen eminim ki siz benden çok çok çok daha fazla bilgiye sahipsiniz. bir gün sizin tanıdığınız kadar Bosna'yı tanımak ümidiyle.selamlar...

  • Aişe Sümeyye Dal   

    Kime ne için ne yaptığını bilecek kadar zekiysen, sana ne için ne yapıldığını anlayabilecek kadar basiretli olursun. . .gidilen yol güzeldir ilkenize gidilen yerler mana katmış kaleminize sağlık...

Diğer Başlıklar